A Harfi Ansiklopedi NERESİDİR

AKDENİZ

Kuzeyde Avrupa, doğuda Asya, güneyde Afrika ile kuşatılan deniz. Yüzölçümü,

2 966 000 km². ve uzunluğu 3 800 km.dir. Akdeniz, ara denizlerin en önemlisidir ve okyanuslardan hemen tamamı ile ayrılmıştır. Batıda Cebelitarık boğazı ancak 15 km. genişliktedir. Doğuda Kızıldeniz ile olan bağlantı Süveyş kanalında 60 m. ye kadar iner.

Coğrafya Akdeniz’in güney kıyıları, Atlas memleketleri bir tarafa bırakılacak olursa, düz ve alçaktır. Önüne birçok adaların serpilmiş olduğu üç büyük yarımada meydana getiren kuzey kıyıları ise, çoğunlukla yüksektir. Akdeniz’in oluşumu çok eskidir ve birbirinden farklı iki jeoloji sahasını ayırır. Bir yanda som yapılı, yüzü düzleşmiş eski Afrika, öte yanda Alp sistemine bağlı ve çok yakın bir devirde kıvrılmalara, yükselmelere ve parçalanmalara uğramış dağlık bölgeler. Avrupa’ya yakın olan kesiminde kara kütleleri «tali denizler» sayılabilecek birtakım havzaları birbirinden ayırır. Korsika, Sardunya, Sicilya ve İtalya yarımadası arasında Tiren denizi.

İtalya ve Balkan yarımadaları arasında Adriya denizi, Yunanistan, Türkiye ve Girit arasında Ege denizi gibi. Akdeniz derindir, denizin dibi çok yerde 2 000 m. nin altındadır. İyon denizi dibindeki çukur 4 114 m. ye varır. Mora açıklarındaki 4 632 m.ye ulaşır. Tiren denizinin derinliği 3 730 m. yi bulur. Yalnız Adriya denizi ile Gabes körfezinin suları altında derinlikleri 200 m. yi bulmayan, geniş alanlar vardır. Batı Akdeniz, Sicilya’yı Tunus’a bağlayan ve derinliği 350m. yi geçmeyen bir eşikle Doğu Akdeniz’den ayrılır. Akdeniz sularına has hidrografya olaylarının en dikkati çekeni, burada, belli bir derinlikten aşağıda kaydedilen homotermi (151 eşitliği)dir. Cebelitarık boğazındaki eşiğin derinliği 365 m. yi geçmediğinden, Atlas okyanusunun soğuk suları Akdeniz’e kütle halinde giremez ve ancak yüzeydeki suların sıcaklığını alan dipteki sular ılık kalır. Yüzdeki sular ise, ortalama sıcaklığın yüksek olduğu yaz mevsiminde çok ısınır, ılık geçen kış mevsiminde de fazla soğumaz. Bu yüzden, bütün su kütlesini ilgilendiren konveksiyon hareketleri derin sulardaki sıcaklığı 13°C etrafında düzenler. Akdeniz’e oldukça az tatlı su gelir. Bu denize ulaşan önemli tek nehir Nil’dir. Bundan başka Akdeniz bir yılda 1 440 mm. kalınlığında su tabakası tutarında şiddetli bir buharlaşmaya uğrar. Buna karşılık, yağmurların ve akarsuların getirdiği su, ancak 469 mm. lik bir su tabakasına eşittir. Bu yüzden Akdeniz sularının tuzluluğu Atlas okyanusununkinden yüksektir (İspanya açıklarında 1 000’de 35’e karşılık, Akdeniz’de 1000’de 37-39) ve tuzluluk oranı doğuya doğru artar. Cebelitarık eşiği, ayrıca Akdeniz hayvanlar âleminin orijinalliğini, Akdeniz faunası içinde buraya has birtakım türler bulunmasını da sağlar.

Tarih Akdeniz’in tarihte eşsiz bir yeri vardır. Dünyanın başka hiçbir bölgesinde, Akdeniz kıyılarında ve Akdeniz adalarındaki kadar çok devlet ve medeniyet kurulduğu ve birbirinin yerini aldığı görülmemiştir.

Eskiçağ. Eski yerli halklara, önce Samî sonra Hint-Avrupa grubundan gelen toplulukları karıştıran istilâ dalgaları, Akdeniz’in doğu kıyılarını yerleşilmiş hale getirerek bu bölgede olağanüstü bir canlılık sağladı.

Nil ve Mezopotamya kıta imparatorlukları, ticaretlerini genişletmek için, bu denizci kavimlere baş vurdular. Bundan başka Akdeniz’in doğu tarafı, ada ve yarımada halinde parçalı bir yapıya sahip olmanın da faydasını görüyordu. Çünkü Ortaçağ sonlarına kadar kıyıdan uzaklaşmağa imkân vermeyen denizcilik tekniği, ancak adadan adaya atlamağa yahut boğazları (Otranto ve Sicilya) geçmeğe yarıyordu. M.Ö. 3. bin yılda doğmuş iki denizci topluluk, 2. bin yılda gelişti.

Fenike beldeleri (Ugarit, Byblos, Sidon, Tyr), ve Girit adasındaki Minos devleti. 2. binyıl ortalarına doğru, Yunanistan yarımadasındaki Mykenai halki Minos devletini destekledi.

Mahalli ürünlere (Lübnan’ın sedirağacı, Mısır’ın papirüs’ü, Kıbrıs ve Rodos’un bakırı, Ege adalarının mermeri, altın ve gümüş) ve uzaklardan getirdikleri mallara (Kafkasya veya Tarsis’in madenleri, ayrıca hemen her yerden alınan esirler), çok geçmeden imal ettikleri eşyayı da (bronz, silâhlar ve seramik) kattılar.

Dor istilâsı Egelileri askeri ve ziraî bir rejime doğru ittiği sırada, Fenike, Güneybatı Akdeniz’de iyice yayılıyordu (M.Ö. 814’te Tyr’liler tarafından Kartaca’nın temelinin atılması). Bk. FENİKE.

Doğudaki karışıklıkların başka bir sonucu da Etrüsk’lerin İtalya’nın kuzeybatısına yerleşmeleri oldu. Böylelikle Batı Akdeniz’in boş bölgeleri yavaş yavaş doluyordu. M.Ö. 8-6. yüzyıllar arasında Korinthos ve Tonia’da sömürgeler kurulması ve Homeros şiirlerinin tesiriyle kendini belirten ilk helenizm hareketleri günden güne gelişti (sözü geçen şiirler, özellikle Odysseia, denizciliğe yeniden dönen Yunanlıların denizle ilgilerini anlatır). Böylelikle güney İtalya yavaş yavaş büyük Yunanistan oluyor ve Yunanlılar Sicilya’da, Provence’ta (Marsilya), İspanya’da, Sirenaika’da ve Karadeniz kıyılarında beldeler kuruyorlardı. Ticarete büyük önem verdiklerinden, bir yandan şarap, zeytinyağı ve çanak çömleklerini satıyor. Mermnad Lidyası’nın ve Sais Mısırı’nın ürünlerini başka ülkelere taşıyor (bu sonuncu ülkede 7. yüzyılda Naukratis şehri gelişmeğe başlamıştı). Öte yandan Sicilya’dan, Mısır’dan Trakya ve İskitya’dan tahıl ithal ediyorlardı. Artık kontrol altında bulundurdukları yollar kendi yaşayışlarına da tesir ediyordu. Propontis (Marmara) boğazları, zamanımıza kadar süre gelen stratejik önemini daha o sırada kazanmıştı. Çok geçmeden Akdeniz, bu kadar çok rakibe dar gelmeğe başladı. İran, Asya Yunanlılarını ve Fenikelileri hâkimiyeti altına almakla beraber bu, onlar için de faydalı oldu. Kartacalılar ve Etrüskler Foçalıları Alalia açıklarında ezerken (540-535 arası) 1. Dara’in Fenikelilere iyi davranması İyonya ayaklanmasına yol açtı (499). Bununla beraber, Pers savaşları, Yunanlıların lehine döndü. Batı Yunanlılar Kartacalıları Himera’da müzesi, Paris) (480), Etrüsk’leri Cumae önünde durdurdular (474). Helenlerin bu zaferinden faydalanan Atina, Perikles devrinde bir deniz imparatorluğu kurdu. Delos birliği (Bk. ATINA konfederasyonu). Bu imparatorluk, Akdeniz medeniyetinin doruklarından birini meydana getirdiyse de Atinalıların Sicilya’daki başarısızlığı (413) ve Lakedemonyalıların Algos-Potamos’taki deniz zaferinden (405) sonra Isparta tarafından sona erdirildi.

İskender’in fetihleri (334-323), helen ve diğer ırklardan unsurların karmaşık olduğu Doğu Akdeniz’i bir helen dünyası haline getirdi. İskender’in ölümünden ve Demetrios Poliorketes’in Ege’den Fenike’ye uzanan geçici deniz imparatorluğunun kurulmasından sonra, dört devlet (Antigonos Makedonyası, Attalosların Bergaması, Selefkos Suriyesi, Lagide Mısırı) iki yüzyıl boyunca deniz hegemonyası için çarpıştılarsa da limanların (Delos, özellikle İskenderiye) faaliyetini kesintiye uğratamadılar.

Doğuda kendi meseleleriyle uğraşan bu devletler, Kartaca’nın gelişmesinden ve Roma’nın denizci devlet durumuna geçmesinden habersizdiler. Bununla beraber Roma, daha 260’ta, Kartaca donanmasına Myles’te üstün geldi (Karga denilen savaş kancaları Dilius tarafından icat edilmişti). Kartaca ortadan kaldırıldıktan sonra (201 ve özellikle 146’da), Roma, Akdeniz havzasını 150 yıl içinde fethetti. Bundan sonra Akdeniz, İmparatorluğun ortasında bir göl (mare nostrum) oldu, Pompeius burayı korsanlardan temizledi (67) ve dünyanın önemli bir kısmının kaderi Akdeniz kıyılarına bağlanmış oldu (Actium, M.Ö. 31).

Artık yüzyıllar boyunca «Roma barışı>>nı yaşayacak olan Akdeniz, İmparatorluğun değişik bölgelerini siyasî, idarî ve iktisadi bakımdan bağlayan yolların birbiriyle kesiştiği bir kavşak yeri halini aldı. Suriye limanları Doğu’dan gelen ürünleri dağıtıyor, zahire gemileri (Sicilya, Afrika ve Mısır’dan) Ostia’ya düzenli bir şekilde buğday ve yağ getiriyor, Roma halkının hayatî ihtiyaçlarını sağlıyordu. Altının ihracatçı Doğu’ya kayması yüzünden malî bakımdan açık veren Batı, manevî alanda zenginleşiyordu, çünkü Suriyeli gemici ve tacirler Batı’ya ürünleriyle beraber doğu dinlerini ve Hıristiyanlığı da götürmekteydiler. Fakat 3. yüzyılda başlayan istilâlar, Doğu ve Batı arasında bir uçurum meydana getirdi.

Batı Akdeniz’e hâkim olan ve 455’te kuvvetleri Roma’yı yağma eden Geiserich’in Vandalları bir yana bırakılacak olursa, 4. ve 5. yüzyılda, parçalanmış bir Avrupa’ya hâkim olan Germenler denize sırt çevirmiş bulunuyorlardı. Justinianus, geçici bir Akdeniz imparatorluğu kurdu (Afrika’nın, İtalya’nın ve İspanya güneyinin tekrar ele geçirilmesi). Gerçekte, Doğu ile Batı arasında kesin bir ayrılık meydana gelmemekle beraber, Akdeniz ticaretinde alışveriş zayıflıyordu. Akdeniz havzasınının Batı’ya ait altınları tüketmesi nispetin bir yarısının Müslüman Araplar tarafından fethedilmesi de (7.-8. yy.), Doğu ile Batı arasındaki kesintiyi arttırdı. Arapların Bizans surları önünde (677, 717-718), sonra da Poitiers’de başarısızlığa uğramaları (732) Avrupa’yı kurtardıysa da Akdeniz kıyılarının Müslüman kesimi ile Rum ve Latinlerin didiştiği Hıristiyan kesimi yüzyıllar boyunca bir türlü kaynaşamadı. Aslında, Bizans İmparatorluğu, ancak Adriya denizi bitimindeki kıyı göllerinde, ileride Venedik’in kurulacağı adalarla bir bağlantı sağlayabilecek durumdaydı. Karolenj İmparatorluğu ise, İmparatoriçe Zoi ve Halife Harun-ür-Reşid ile temasta bulunmasına rağmen bir kara devleti olarak kalıyordu. Daha sonra, Avrupa’da kurulmakta olan derebeylikler de Akdeniz’i tanımamakta devam edecekti.

Akdeniz medeniyeti gerçekte 8. ve 9. yüzyıllarda Müslüman kıyılarında gelişti. İslâm aleminin siyasî parçalanmasına rağmen Bağdat Abbasîleri, Keyrevan Aglebîleri ve Kurtuba Emevîleri arasında dinî, özellikle kültürel ve iktisadî bağlar çok kuvvetliydi. Müslüman gemileri Akdeniz’de dolaşarak Kuzey

Suriye ve Sicilya’dan, Magrip’tan, İspanya’dan tersaneleri için kereste, özellikle Balkanlar’dan silâh, köle vb. topluyor ve Rhône vadisini yahut Roma’yı (846) yağma ediyorlardı. Adalara yerleşen Araplar, Bizanslıların Batı ile olan ticaretini, Bari Müslümanları ile Dalmaçya Slavları arasında, Adriya denizinde, tehlikeli bir kabotaj durumuna düşürmekteydiler.

Diğer taraftan, daha 9. yüzyılda (860 Pisa) Akdeniz’de görünen İskandinavlar, Güney İtalya ve Sicilya’ya yerleştiler (11. yy.). Müslüman iktidarı sarsılırken, Robert Guiscard orada bir devlet kurdu. İtalya’nın şehirleşme (Amalfi, Pisa, daha sonra Cenova ve Venedik) ve ticaret alanındaki kalkınması bir Sicilya-Normand devletinin gelişmesini kolaylaştırdı. Böylece Araplara olduğu kadar Bizanslılara da düşman, Akdeniz karakterli karma bir toplum gelişmeğe başladı. Fakat aynı devirde, batılıların Doğu ile alışverişte Bizans’ın yerini aldığı bir sırada, Selçuklu Türkleri Doğu’ya yerleşiyor, kutsal yerleri ele geçiriyor ve Hıristiyanların buralara ayak basmaları imkânsızlaşıyordu. Batılıların dinî ve iktisadî çıkarlarını tehlikeye düşüren bu tehdit, Frankların iki yüzyıl boyunca (1098-1291) Doğu Akdeniz’e yerleşmelerini sağlayacak olan Haçlı seferlerine yol açtı. Haçlıların arkasından Pisa’lılar, Ceneviz’liler ve Venedik’liler ticaret merkezlerini ve imtiyazları kapışıyor ve Dördüncü Haçlı seferinden Bizans’ın fethi (1204) için yararlanmağa ve Latinleri bu şehirden kovmağa kadar gidiyorlardı. Artık gemiler, baharatı, müslinleri, doğu sanatının çeşitli eserlerini Batıya ateş pahasına aktarmağa başlamışlardı. Armatörlerin ve tacirlerin sağladıkları büyük kazançlara imrenen kara devletleri de Akdeniz’e el atmakta gecikmediler. Hohenstaufen’ler Sicilya’ya, Fransızlar Languedoc’a yerleştiler (Albigeois’lara karşı yöneltilen Haçlı hareketi). Barcelona’yı ele geçiren Aragon, Mallorca (1229-1235) ve Valencia (1238) üzerinde hâkimiyet kurdu. Saint Louis’in Mısır ve Tunus’taki başarısızlığı ve Filistin’in kaybı (1291), Yunanistan, Rodos ve Kıbrıs’taki Latin kaleleri ve ticaret merkezleri tarafından yapılan mübadeleleri önleyemedi. Bu sırada batı limanları ticareti tekellerine almak için çarpışıyorlardı. Cenova, Meloria’da Pisa’lıları saf dışı etti (1284), fakat Venediklilere yenildi (Chioggia savaşı, 1378-1381). Aragon ise 1321’de Sardunya’yı işgal etmeğe başladı. Akdeniz’de, 2. Friedrich gibi bir imparatorluk kurmayı hayal eden Charles d’Anjou, Sicilya’daki Vesper ayaklanmasından sonra (30 Mart 1282), Aragon devleti tarafından Sicilya’dan kovuldu. Fakat Anjou hanedanı 1442-1443’e kadar Napoli’de tutunabildi. 5. Alfonso’nun bu hanedanı Napoli’den çıkarması ile 16. yüzyılda İtalya harplerine yol açılmış oldu. Jacques Coeur’ün etkisiyle Akdeniz ticaretine yönelmiş olan Fransa, Marsilya (1481) ile beraber kral Rene’nin mirasına sahip oldu. Fakat, 15. yüzyılda durum değişti. Timur engelini aşan Osmanlılar İstanbul’u (1453), Bizans imparatorluğunu ve Latin hâkimiyeti altındaki Yunanistan’ı fethettiler. Rodos’u da kuşattılar ama bu ilk teşebbüste ele geçiremediler (1480). Bu sırada Kuzey denizinde gemiciliğin ilerlemesi, teknik gelişmeler, İspanya ve Portekiz’in Atlas okyanusuna yayılması, Akdeniz’in Avrupa’daki önemini azaltıyordu.

Bununla beraber, Akdeniz siyasî ve iktisadi bakımdan değerini hiç kaybetmedi. Türk fetihleri 17. yüzyıl sonuna kadar sürdü (Rodos 1522, Kıbrıs 1570-1571, Girit 1669) ve ancak Viyana surları önünde durdu (1683). Cezayir, Tunus ve Trablus’ta üslenen Osmanlılara bağlı mağrip denizcileri, başta Barbaros Hayreddin olmak üzere etrafa dehşet salarak Padişaha Akdeniz hâkimiyetini sağladılar. Fakat Sudan’dan gelen altının 15 yüzyılda Gine körfezine yönelmesi ve baharatın Hint okyanusunda doğrudan doğruya satın alınması sonucu İskenderiye’deki Venedik tekelinin yıkılmasındaki rolleriyle Portekizliler, Akdeniz ticaretine ağır bir darbe indirdiler. Bununla birlikte, Batı Akdeniz’de denizcilik faaliyeti canlılığını kaybetmemişti. Katalonya ticareti, Habsburg hanedanı ile kurulan ve sonradan Osmanlı-Fransız ittifakı ile sarsılan gerek stratejik (İspanya-İtalya), gerek iktisadî ilişkiler Kuzey Afrika kıyılarında (Septe, Melilla vb.) İspanyol kalelerinin (Presidio) kurulması, Malta şövalyeleri ve daha başkalarının emriyle Doğu Akdeniz’i (İnebahtı, 1571) yeniden ele geçirme teşebbüsleri sayılabilir. Türklerle ticaret yeniden başladı. Önce İtalyanlar, sonra Fransızlar 16. yüzyılda doğu limanları ile ticaret yapma iznini kopardılar. Hatta Fransızlar, Kuzey Afrika kıyısına bile yerleştiler (La Calle, Cap Nègre) ve 13. Louis devrinde kutsal yerlerin korunma hakkını aldılar. Fakat ne Türkler ile olan bağları ne de kendi aralarındaki rekabetler, Hıristiyanların mağripli denizcilerle savaşmalarına engel olamadı (Cezayir’in 5. Karl tarafından kuşatılması [1541], 14. Louis’in emriyle Cezayir’in topa tutulması [1679]). Ticaretin önemi, Livorno ve Marsilya (1669) gibi serbest limanların kurulmasına yol açtı ve Venedik, Avrupa’nın başta gelen denizci devletleri arasında yerini muhafazaya devam etti. Bundan başka, İngilizlerin ve daha sonra Hollandalıların Akdeniz’e girmeleri (16. yüzyıl sonu), bu denizin, Atlas okyanusu karşısında bir dereceye kadar gerilemekle beraber, yine de önemini koruduğunu gösterir. Hollandalılar Livorno’ya yerleşerek doğu limanlarında kapitülasyonlardan faydalandılar. İmtiyazlı şirketlerin kurulması (İngilizlerin Doğu şirketi) bu ticarete sistemli bir nitelik kazandırdı. Fransa’da Colbert de Doğu şirketini kurarak İngilizleri taklit etti (1670). Bununla beraber, ortaya geç çıkmış olan bu şirketler başarı gösteremedi. İngiliz ve Hollanda donanmaları Akdeniz’e girince, Richelieu ve Colbert’in kurduğu Fransız doğu donanması ile karşılaştı. Duquesne, 1676’da Ruyter’i Lipari adalarında ve Catania’da yendi. İspanya üzerindeki miras harbi İngiltere’nin Akdeniz’e hâkim olmasını sağladı. Cebelitarık (1704) ve Minorca adası (1708) İngilizlerin eline geçti.

Akdeniz, 18. yüzyılda da iddia edildiği gibi önemini büsbütün kaybetmemişti. Her ne kadar denizcilik geleneği olan devletlerde (Venedik, İspanya, Osmanlı devleti) bir gerileme başlamışsa da Cenova’nın ticarî faaliyeti ve serbest limanları (Habsburg devletinin kapıları Trieste, Fiume ve Livorno, Marsilya) artmış ve Atlas okyanusuna kıyasla ancak nispî bir gerileme olmuştu. Korsika’yı 1768’de Cenova’dan satın alan Fransa ve İngiltere, doğu pazarlarını ele geçirmek için uğraşırken, gemiden yoksun olan Müslümanlar mallarını Hıristiyanlara (özellikle Fransızlara) taşıtmak zorunda kalıyorlardı. Fransızlar (başta Marsilyalılar), Livorno, Minorca ve özellikle Malta korsanlarını donatmak için ağır masrafları göze alıyor ve bu korsanlar vasıtası ile Magriplileri ya Hıristiyanlara başvurmağa ya da gemilerine zambak çiçekli Fransız bandırası çekmeğe zorluyorlardı. Ancak, yüzyılın sonuna doğru, Marsilyalılar, Magriplilerin küçük bir ticaret filosu meydana getirmelerine razı oldular. Bu sırada, Akdeniz’in stratejik önemi (İngiltere için Hindistan ulaşımı ve Rusya için Boğazlar ve açık denize erişme çabası [Küçük Kaynarca antlaşması 1774]) ve gerçekte «Şark meselesi» ortaya çıkmış bulunuyordu.

Fransız devrimi ve İmparatorluk devrinde Akdeniz’in önemi büsbütün belli oldu. Napolyon’un Mısır seferinin hedefi, Hindistan yolunu kontrol altına almaktı. Buna tepki olarak, Ruslar, Boğazların kendilerine açılmasını (1798) sağlıyor ve iyon denizi adalarını işgal ediyorlardı (1799). Fevkalade önemli bir mevkii olan Malta adası, Napolyon tarafından alınmış (1798), fakat çok geçmeden İngilizlerin eline geçmişti (1800). Bu durum, harbin tekrar başlamasına bahane oldu (1803). Kıta hâkimiyeti sistemi, Napolyon’u, İngiltere’nin kendi üslerinden tehdit ettiği kıyıları elinde tutmağa zorlamıştı.

Venedik, İtalya krallığına katılmış (1805), İllirya eyaleti kurulmuş (1809), iyon adaları (1807-1809) ve Papalık toprakları (1809) ilhak edilmişti. Fransa imparatorluğu yıkılınca, Viyana kongresi (1815) Akdeniz’de yeni bir devir açtı. İngiltere’nin Cebelitarık, Malta ve İyon adalarına hâkim oluşu (1809-1815-1864), Avusturya’nın, İtalya’nın yarısı ile Adriya denizini ele geçirişi, Rusya’nın Balkan Ortodokslarını koruma bahanesiyle kendi çıkarına planlar düzmesi, nihayet Doğu’daki eski haklarını hatırlatarak Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğunun çökmesini bekleyişi burada hatırlanabilir.

1815’ten itibaren, Fransa’dan ilham alan milliyetçilik akımları Akdeniz kıyılarına da indi. Sırp ve Yunan ayaklanmaları, Mısır’ın Kavalalı Mehmed Ali tarafından Osmanlılardan koparılması, İtalya, hatta İspanya’da milliyetçi fikirlerin uyanması bu akımın sonuçlarıdır. Navarin’de (1827) Osmanlılara galip gelen İngiltere ile Fransa ve Rusya, artık Akdeniz’e hâkim olmuşlardı. Bunu Yunanistan’ın bağımsızlığı, Sırbistan’ın muhtariyeti takip etti (1829-1830). Türklerin sahneden çekilmesi, Rusya ile İngiltere’yi karşı karşıya getirdi (Hünkâr İskelesi antlaşması ile Osmanlı imparatorluğunun Rusya tarafından zorlanması [1833], İngiltere’nin boğazları kapattırması [1841]). Bu sırada Fransa Cezayir’i işgal ediyor (1830) ve böylece Akdeniz’de sömürgeler devrini açıyordu. Çar 1. Nikolay İngiltere’ye, «Hasta adam» ın (Osmanlı imparatorluğu) mirasını paylaşma teklifinde bulundu (1853). Bu maksatla giriştiği saldırılar Kırım savaşına (1854-1855) yol açtı, sonunda Karadeniz’in tarafsızlığını tespit eden Paris antlaşması imzalandı (1856). O sırada meydana gelen önemli üç olay, durumu baştan başa değişirdi. Düzenli bir ulaşım sağlayan büyük tonajda buharlı gemilerin ortaya çıkması, İtalya birliğinin kurulması ile (1860), Akdeniz’de yeni bir büyük devletin yer alması, nihayet, Süveyş kanalının açılması (1869). Bunlar, Akdeniz’in Avrupa-Uzakdoğu yolu üzerinde tekrar önemli bir rol oynamağa başlamasını sağladı. Ticaret faaliyeti birkaç yıl içinde hızla arttı. Büyük limanların donanımı ve düzeni ihtiyaca uygun hale getirildi. Fakat bu yeni şartlarda sözü geçen yolların kontrolü de ilgili devletler için çok büyük bir önem kazandı. Almanya da rekabet sahnesinde göründü. Her ne kadar Berlin konferansı (1878) Rusların Ayastafanos’taki ihtiraslarına (Büyük Bulgaristan tasarısı) set çekti ve Kıbrıs’ı İngiltere idaresine bıraktıysa da 20. yüzyıl başlarında Balkanlar’da patlak veren buhranlar Akdeniz statüsünün yeniden söz konusu edilmesine yol açtı.

Sömürgecilik alanında rekabet arttı. Fransa’nın Tunus üzerinde himaye kurması (1881) İtalya’nın hoşuna gitmiyordu. İngiltere, Fransa’nın zararına Mısır’a yerleşti (1882). Akdeniz’i bölüşmek üzere İngiltere, İtalya, Avusturya, İspanya arasında (1887), sonra Fransa ile İtalya arasında (1900 ve 1902), daha sonra da Fransa ile İngiltere ve Fransa ile İspanya arasında (1904) antlaşmalar yapıldı. Bununla beraber Almanya, Fas’ta iki tehlikeli buhran yarattı. Algeciras (1905-1906) ve Agadir (1911). Fransa, birtakım tavizler vermek suretiyle Fas’a yerleşebildi (1911). Bu bölüşmelerde bir şey elde edemeyen İtalya, uğradığı zararı gidermek için Osmanlı devletinden Trablus ve Bingazi ile Rodos ve On iki adayı aldı (1912). Birinci Balkan harbi ise, Osmanlıları Avrupa’dan hemen tamamı ile uzaklaştırmış (1912-1913), ancak harbin ikinci safhasında (1913) Doğu Trakya tekrar Türklerin eline geçmişti. Balkan harbi sonucunda Adriya denizinin doğu kenarında bir Arnavutluk devletinin kurulması, Avusturya’nın Sırbistan’ı, kısmen de olsa, fazla genişletmemek ve denize çıkmasını önlemek isteği ile izah edilebilir. Osmanlı imparatorluğu tamamen Asya sınırlarına çekildiği bir sırada, Avrupa’yı altüst edecek Birinci Dünya savaşı patlak verdi (1914). Gerek Avusturya-Macaristan’ın, gerek Osmanlı imparatorluğunun kuvvetli birer donanmaya sahip bulunmayışı, Akdeniz’de önemli savaşlar verilmesini önlemişti. Fakat savaşın sonunda üç büyük devlet, Akdeniz’den çekilmek zorunda kaldı. Osmanlı devleti, Rusya ve Avusturya-Macaristan. Harpten sonra, Yunanistan Ege denizini bir helen gölü haline getirmek istedi ama hayalini gerçekleştiremedi. Mustafa Kemal, Yunanlıları Anadolu’dan sürerek denize döktü (1922). Akdeniz’de, yollara hâkim üsleri olan ancak iki büyük devlet kalıyordu. 1920’de, Suriye ve Lübnan’ı «manda» idaresiyle kendine bağlayan Fransa, Filistin, Ürdün ve Irak’ta manda idareleri kuran, böylelikle de Musul petrollerine el koyan İngiltere.

Artık sıra Ortadoğu petrolleri macerasına gelmişti. Avrupalıların Afrika’da ve doğu memleketlerinde kalkındırma adı altında giriştikleri hareketler devam ederken ve Süveyş kanalının trafiği 1919-1939 arasında durmadan hızlanırken, Akdeniz memleketlerinde kaydedilen olağanüstü nüfus artışı önemli güçlükler çıkarmağa başladı. Toprağın ve toprak altının fakirliği, nüfuslanma optimumunun aşılmasına yol açıyor, bundan da yetersiz beslenme ve işsizlik doğuyordu. Bu durum, sağlam temelli ülkelerde (Türkiye, İtalya) otoriter rejimlerle karşılanmağa çalışıldı. Bunlardan bazıları kendileri için bir hayat sahası istediler (faşist İtalya). Bütün bu meselelerin ağırlığı, Avrupa kontrolü altında bulunan Müslüman memleketlerde, Avrupa’dan bir yüzyıl sonra ve Avrupa’ya karşı yönelmiş bir milliyetçiliğin uyanışını hazırladı. Bundan başka, Balfour beyannamesi (1917) ile harekete geçirilen Siyonizm, Doğu Akdeniz’deki durumu daha da karışık bir hale sokuyordu. Nihayet Mısır, İngiltere’yi önce itibarî (1922), sonra daha geniş (1936) bir bağımsızlık tanımak zorunda bıraktı.

Fas’ta Abdülkerim’in (1921-1926), Libya’da Sünûsi’lerin (1921-1931), Suriye’de Dürzîlerin (1925-1926) ayaklanmaları, Kuzey Afrika’da (Tunus’ta Destûr, Fas’ta İstiklâl, 1937) ve Doğu’da milliyetçi partilerin kurulması, nihayet bütün dünyayı etkileyen büyük iktisadî kriz (1929), Akdeniz’in parçalanmak üzere olduğunu haber veriyordu. Fransa kuvvetleri İspanyol Fas’ında harekete geçti (1936). Arnavutluk’un İtalya tarafından İlhakı (1938), İkinci Dünya Savaşı öncesi Akdeniz’de böylesine bir dengesizliğin bulunduğunu ortaya koymuştu. Bu savaş, 1940-1945 yılları arasında bütün Akdeniz’i etkiledi. Savaş sonunda Akdeniz kendisini soğuk harbin, petrol rekabetinin, sömürgelikten kurtulma çabalarının içinde buldu. Her ne kadar batı demokrasileri kendi durumlarını kısmen koruyabilmişlerse de (Yunanistan’da iç savaşın sona ermesi 1948, Trieste meselesinin çözüme bağlanması, 1954), İngiltere ve Fransa manda idarelerini bırakıp, Doğu’da ve Kuzey Afrika’daki sömürgelerinden çekilmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine, bütün Akdeniz kıyılarında yer yer ayaklanmalar başladı. İsrail’in kanlı şartlar içinde doğması (1947), Cezayir ayaklanması (1954-1962), Albay Nasır’ın Süveyş kanalını millîleştirmesi üzerine yeni bir dünya savaşının zorlukla önlenebilmesi (1956) gibi. Bu olay, Batı Avrupa için Akdeniz yolunun petrol bakımından hayatî bir önem taşıdığını ortaya koydu. S.S.C.B., Arnavutluk’a el atarak (Avlonya üssü) ve Arap milliyetçilerini destekleyerek, A.B.D. 6. Filosunun dolaştığı Akdeniz’de etkisini gittikçe arttırıyordu. A.B.D., NATO ve CENTO’ya teminat veriyor ve açtığı iktisadî kredilerle Sovyet etkisini önlemeğe çalışıyordu. Böylelikle, beş bin yıl önce «medeniyetin anası» olan Akdeniz, bugün de kaynama halindeki bir dünya içinde, kıyılarında doğan milliyetçiliğin uzlaşma bilmez aşırılığı yüzünden, iktisadî (petrol) ve stratejik önemini ve dünyanın en tehlikeli bölgelerinden biri olma niteliğini muhafaza etmektedir.

Avrupa’nın denizcilik mihrakı, ticarî ve askerî çekişmeler geleneğinin önemli sahnesi, Batı ile Doğu arasında ve Süveyş kanalının açılmasından (1869) bu yana Batı ile Uzak doğu arasında bir geçit yolu olan Akdeniz,20. yüzyılın her iki dünya savaşında da strateji bakımından çok büyük bir rol oynadı. 1914’te Osmanlı devleti ve merkezî imparatorluklar, Fransa ile İngiltere’yi müttefikleri olan Rusya’dan ayırdı. Çanakkale seferine Türkiye’yi yıkmak ve Karadeniz’e geçmek amacı ile girişildi. Müttefiklerin Gelibolu yarımadasına veya Süveyş’e yaptıkları seferler, karşı taraf gemilerinin saldırısına uğramadı. Fransız donanması, İtalyan donanmasının da yardımı ile, Avusturya-Macaristan filosunu Adriya denizinde abluka ediyordu. Fakat bu ablukanın etkileyemediği denizaltı gemileri Cebelitarık veya Otranto boğazlarından geçerek, 1916’dan itibaren İngiliz ve Fransız deniz ulaşımına ciddi zararlar verdi. Müttefikler deniz ulaşım yollarını kısaltmak için, 1917’den itibaren, Selanik’e gönderilecek kuvvet ve malzemeyi Taranto’dan Patras’a tek bir gecede taşıyıp, Yunanistan topraklarından demiryolu veya kamyonla geçirmeğe başladılar. Deniz uçakları ve deniz Navarin, Argostoli, Limni, Santorin, İskenderiye, Port Said, Kıbrıs, Hanya (Girit) gibi altı üslerden faydalandı.

1939-1945’te durum çok başka gelişmeler gösterdi. İtalya’nın fiilen harbe girmediği sürece (1940), Uzakdoğu’ya giden müttefik takip gemileri Bizerte, Malta, Korfu, yolunu takip edebiliyordu. Fakat Fransız donanmasını gemi kafileleri, düşmana rastlamadan Süveyş ve kıyılarını tarafsızlaştıran Fransız-Alman ateşkes antlaşması ve tam o sırada İtalya’nın harbe girmesi, İngiltere’yi, Sicilya ile Libya arasında İtalyan donanmasının kontrol ettiği Orta Akdeniz’den bir süre için çekilmek zorunda bıraktı. Mısır ve Uzakdoğu ile ulaşımı sağlamak için, Ümit burnu yoluna dönüldü. Cebelitarık’ta ve İskenderiye’de üslenerek Akdeniz’in iki ucunu sımsıkı elinde tutan İngilizler, İtalyan donanmasını ezmeğe (Taranto, 11 Kasım 1940, Matapan, 28 Mart 1941), Girit’i savunmağa (Mayıs 1941), İtalya ile Libya arasındaki ulaşımı kesmeğe, özellikle şiddetli saldırılara uğrayan Malta’yı korumağa çalıştı. Buna karşılık İtalya, elindeki sınırlı imkanlarla, Kuzey Afrika’da savaşan mihver kuvvetlerini desteklemeğe uğraşıyordu. Ordusunun ihtiyacı yeterince karşılanamayan Mareşal Rommel, 1942 Haziran’ında İskenderiye önlerinde başarısızlığa uğradı ve Kanal’a hücumdan vaz geçti. 1942 Kasım’ında Fas’a ve Cezayir’e çıkan müttefikler, Batı Akdeniz’de hâkimiyetlerini kurmuşlardı. 1943 Mayıs’ında, Tunus da alınınca, Akdeniz’in bütün güney kıyıları müttefiklerin eline geçmiş oldu. Temmuzda Sicilya’ya çıkartma yapıldı. Korsika, Sardunya, Güney İtalya üslerindeki müttefik hava ve deniz üsleriyle korunan Akdeniz-Uzakdoğu ulaşımı, Almanların henüz Ege adalarını ellerinde tutmalarına rağmen yeniden başladı. Adriya denizinde ve Balkanlar’da saldırıya geçmekten çekinen müttefikler, 15 Ağustos 1944’te Provence’ta karaya çıktılar. Ne var ki Almanlar, 8 Mayıs 1945’te Reims’te teslim oldukları sırada, Yunanistan ve Ege adaları henüz işgalleri altında bulunuyordu.

Ortadoğu ve Afrika petrollerinin kontrolünü sağlaması, S.S.C.B.’ne ve peyklerine sokulmağa elverişli olması bakımından Akdeniz, NATO stratejisinde önemli bir rol oynar. 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın da katılması ile, Akdeniz’in kuzey kıyılarındaki devletlerin çoğu bu ittifaka girmiş bulunuyor. Bununla beraber, Akdeniz hâkimiyeti, havzanın bütününü elde tutmak veya kontrol etmek ile mümkündür. Bu bakımdan Kuzey Afrika’daki siyasî gelişmenin, bu denizin geleceğinde stratejik yönden son derece önemli bir rol oynaması beklenir.

Yorum Ekle

Click here to post a comment

A Harfi Ansiklopedi NERESİDİR

AKDENİZ

Kuzeyde Avrupa, doğuda Asya, güneyde Afrika ile kuşatılan deniz. Yüzölçümü,

2 966 000 km². ve uzunluğu 3 800 km.dir. Akdeniz, ara denizlerin en önemlisidir ve okyanuslardan hemen tamamı ile ayrılmıştır. Batıda Cebelitarık boğazı ancak 15 km. genişliktedir. Doğuda Kızıldeniz ile olan bağlantı Süveyş kanalında 60 m. ye kadar iner.

Coğrafya Akdeniz’in güney kıyıları, Atlas memleketleri bir tarafa bırakılacak olursa, düz ve alçaktır. Önüne birçok adaların serpilmiş olduğu üç büyük yarımada meydana getiren kuzey kıyıları ise, çoğunlukla yüksektir. Akdeniz’in oluşumu çok eskidir ve birbirinden farklı iki jeoloji sahasını ayırır. Bir yanda som yapılı, yüzü düzleşmiş eski Afrika, öte yanda Alp sistemine bağlı ve çok yakın bir devirde kıvrılmalara, yükselmelere ve parçalanmalara uğramış dağlık bölgeler. Avrupa’ya yakın olan kesiminde kara kütleleri «tali denizler» sayılabilecek birtakım havzaları birbirinden ayırır. Korsika, Sardunya, Sicilya ve İtalya yarımadası arasında Tiren denizi.

İtalya ve Balkan yarımadaları arasında Adriya denizi, Yunanistan, Türkiye ve Girit arasında Ege denizi gibi. Akdeniz derindir, denizin dibi çok yerde 2 000 m. nin altındadır. İyon denizi dibindeki çukur 4 114 m. ye varır. Mora açıklarındaki 4 632 m.ye ulaşır. Tiren denizinin derinliği 3 730 m. yi bulur. Yalnız Adriya denizi ile Gabes körfezinin suları altında derinlikleri 200 m. yi bulmayan, geniş alanlar vardır. Batı Akdeniz, Sicilya’yı Tunus’a bağlayan ve derinliği 350m. yi geçmeyen bir eşikle Doğu Akdeniz’den ayrılır. Akdeniz sularına has hidrografya olaylarının en dikkati çekeni, burada, belli bir derinlikten aşağıda kaydedilen homotermi (151 eşitliği)dir. Cebelitarık boğazındaki eşiğin derinliği 365 m. yi geçmediğinden, Atlas okyanusunun soğuk suları Akdeniz’e kütle halinde giremez ve ancak yüzeydeki suların sıcaklığını alan dipteki sular ılık kalır. Yüzdeki sular ise, ortalama sıcaklığın yüksek olduğu yaz mevsiminde çok ısınır, ılık geçen kış mevsiminde de fazla soğumaz. Bu yüzden, bütün su kütlesini ilgilendiren konveksiyon hareketleri derin sulardaki sıcaklığı 13°C etrafında düzenler. Akdeniz’e oldukça az tatlı su gelir. Bu denize ulaşan önemli tek nehir Nil’dir. Bundan başka Akdeniz bir yılda 1 440 mm. kalınlığında su tabakası tutarında şiddetli bir buharlaşmaya uğrar. Buna karşılık, yağmurların ve akarsuların getirdiği su, ancak 469 mm. lik bir su tabakasına eşittir. Bu yüzden Akdeniz sularının tuzluluğu Atlas okyanusununkinden yüksektir (İspanya açıklarında 1 000’de 35’e karşılık, Akdeniz’de 1000’de 37-39) ve tuzluluk oranı doğuya doğru artar. Cebelitarık eşiği, ayrıca Akdeniz hayvanlar âleminin orijinalliğini, Akdeniz faunası içinde buraya has birtakım türler bulunmasını da sağlar.

Tarih Akdeniz’in tarihte eşsiz bir yeri vardır. Dünyanın başka hiçbir bölgesinde, Akdeniz kıyılarında ve Akdeniz adalarındaki kadar çok devlet ve medeniyet kurulduğu ve birbirinin yerini aldığı görülmemiştir.

Eskiçağ. Eski yerli halklara, önce Samî sonra Hint-Avrupa grubundan gelen toplulukları karıştıran istilâ dalgaları, Akdeniz’in doğu kıyılarını yerleşilmiş hale getirerek bu bölgede olağanüstü bir canlılık sağladı.

Nil ve Mezopotamya kıta imparatorlukları, ticaretlerini genişletmek için, bu denizci kavimlere baş vurdular. Bundan başka Akdeniz’in doğu tarafı, ada ve yarımada halinde parçalı bir yapıya sahip olmanın da faydasını görüyordu. Çünkü Ortaçağ sonlarına kadar kıyıdan uzaklaşmağa imkân vermeyen denizcilik tekniği, ancak adadan adaya atlamağa yahut boğazları (Otranto ve Sicilya) geçmeğe yarıyordu. M.Ö. 3. bin yılda doğmuş iki denizci topluluk, 2. bin yılda gelişti.

Fenike beldeleri (Ugarit, Byblos, Sidon, Tyr), ve Girit adasındaki Minos devleti. 2. binyıl ortalarına doğru, Yunanistan yarımadasındaki Mykenai halki Minos devletini destekledi.

Mahalli ürünlere (Lübnan’ın sedirağacı, Mısır’ın papirüs’ü, Kıbrıs ve Rodos’un bakırı, Ege adalarının mermeri, altın ve gümüş) ve uzaklardan getirdikleri mallara (Kafkasya veya Tarsis’in madenleri, ayrıca hemen her yerden alınan esirler), çok geçmeden imal ettikleri eşyayı da (bronz, silâhlar ve seramik) kattılar.

Dor istilâsı Egelileri askeri ve ziraî bir rejime doğru ittiği sırada, Fenike, Güneybatı Akdeniz’de iyice yayılıyordu (M.Ö. 814’te Tyr’liler tarafından Kartaca’nın temelinin atılması). Bk. FENİKE.

Doğudaki karışıklıkların başka bir sonucu da Etrüsk’lerin İtalya’nın kuzeybatısına yerleşmeleri oldu. Böylelikle Batı Akdeniz’in boş bölgeleri yavaş yavaş doluyordu. M.Ö. 8-6. yüzyıllar arasında Korinthos ve Tonia’da sömürgeler kurulması ve Homeros şiirlerinin tesiriyle kendini belirten ilk helenizm hareketleri günden güne gelişti (sözü geçen şiirler, özellikle Odysseia, denizciliğe yeniden dönen Yunanlıların denizle ilgilerini anlatır). Böylelikle güney İtalya yavaş yavaş büyük Yunanistan oluyor ve Yunanlılar Sicilya’da, Provence’ta (Marsilya), İspanya’da, Sirenaika’da ve Karadeniz kıyılarında beldeler kuruyorlardı. Ticarete büyük önem verdiklerinden, bir yandan şarap, zeytinyağı ve çanak çömleklerini satıyor. Mermnad Lidyası’nın ve Sais Mısırı’nın ürünlerini başka ülkelere taşıyor (bu sonuncu ülkede 7. yüzyılda Naukratis şehri gelişmeğe başlamıştı). Öte yandan Sicilya’dan, Mısır’dan Trakya ve İskitya’dan tahıl ithal ediyorlardı. Artık kontrol altında bulundurdukları yollar kendi yaşayışlarına da tesir ediyordu. Propontis (Marmara) boğazları, zamanımıza kadar süre gelen stratejik önemini daha o sırada kazanmıştı. Çok geçmeden Akdeniz, bu kadar çok rakibe dar gelmeğe başladı. İran, Asya Yunanlılarını ve Fenikelileri hâkimiyeti altına almakla beraber bu, onlar için de faydalı oldu. Kartacalılar ve Etrüskler Foçalıları Alalia açıklarında ezerken (540-535 arası) 1. Dara’in Fenikelilere iyi davranması İyonya ayaklanmasına yol açtı (499). Bununla beraber, Pers savaşları, Yunanlıların lehine döndü. Batı Yunanlılar Kartacalıları Himera’da müzesi, Paris) (480), Etrüsk’leri Cumae önünde durdurdular (474). Helenlerin bu zaferinden faydalanan Atina, Perikles devrinde bir deniz imparatorluğu kurdu. Delos birliği (Bk. ATINA konfederasyonu). Bu imparatorluk, Akdeniz medeniyetinin doruklarından birini meydana getirdiyse de Atinalıların Sicilya’daki başarısızlığı (413) ve Lakedemonyalıların Algos-Potamos’taki deniz zaferinden (405) sonra Isparta tarafından sona erdirildi.

İskender’in fetihleri (334-323), helen ve diğer ırklardan unsurların karmaşık olduğu Doğu Akdeniz’i bir helen dünyası haline getirdi. İskender’in ölümünden ve Demetrios Poliorketes’in Ege’den Fenike’ye uzanan geçici deniz imparatorluğunun kurulmasından sonra, dört devlet (Antigonos Makedonyası, Attalosların Bergaması, Selefkos Suriyesi, Lagide Mısırı) iki yüzyıl boyunca deniz hegemonyası için çarpıştılarsa da limanların (Delos, özellikle İskenderiye) faaliyetini kesintiye uğratamadılar.

Doğuda kendi meseleleriyle uğraşan bu devletler, Kartaca’nın gelişmesinden ve Roma’nın denizci devlet durumuna geçmesinden habersizdiler. Bununla beraber Roma, daha 260’ta, Kartaca donanmasına Myles’te üstün geldi (Karga denilen savaş kancaları Dilius tarafından icat edilmişti). Kartaca ortadan kaldırıldıktan sonra (201 ve özellikle 146’da), Roma, Akdeniz havzasını 150 yıl içinde fethetti. Bundan sonra Akdeniz, İmparatorluğun ortasında bir göl (mare nostrum) oldu, Pompeius burayı korsanlardan temizledi (67) ve dünyanın önemli bir kısmının kaderi Akdeniz kıyılarına bağlanmış oldu (Actium, M.Ö. 31).

Artık yüzyıllar boyunca «Roma barışı>>nı yaşayacak olan Akdeniz, İmparatorluğun değişik bölgelerini siyasî, idarî ve iktisadi bakımdan bağlayan yolların birbiriyle kesiştiği bir kavşak yeri halini aldı. Suriye limanları Doğu’dan gelen ürünleri dağıtıyor, zahire gemileri (Sicilya, Afrika ve Mısır’dan) Ostia’ya düzenli bir şekilde buğday ve yağ getiriyor, Roma halkının hayatî ihtiyaçlarını sağlıyordu. Altının ihracatçı Doğu’ya kayması yüzünden malî bakımdan açık veren Batı, manevî alanda zenginleşiyordu, çünkü Suriyeli gemici ve tacirler Batı’ya ürünleriyle beraber doğu dinlerini ve Hıristiyanlığı da götürmekteydiler. Fakat 3. yüzyılda başlayan istilâlar, Doğu ve Batı arasında bir uçurum meydana getirdi.

Batı Akdeniz’e hâkim olan ve 455’te kuvvetleri Roma’yı yağma eden Geiserich’in Vandalları bir yana bırakılacak olursa, 4. ve 5. yüzyılda, parçalanmış bir Avrupa’ya hâkim olan Germenler denize sırt çevirmiş bulunuyorlardı. Justinianus, geçici bir Akdeniz imparatorluğu kurdu (Afrika’nın, İtalya’nın ve İspanya güneyinin tekrar ele geçirilmesi). Gerçekte, Doğu ile Batı arasında kesin bir ayrılık meydana gelmemekle beraber, Akdeniz ticaretinde alışveriş zayıflıyordu. Akdeniz havzasınının Batı’ya ait altınları tüketmesi nispetin bir yarısının Müslüman Araplar tarafından fethedilmesi de (7.-8. yy.), Doğu ile Batı arasındaki kesintiyi arttırdı. Arapların Bizans surları önünde (677, 717-718), sonra da Poitiers’de başarısızlığa uğramaları (732) Avrupa’yı kurtardıysa da Akdeniz kıyılarının Müslüman kesimi ile Rum ve Latinlerin didiştiği Hıristiyan kesimi yüzyıllar boyunca bir türlü kaynaşamadı. Aslında, Bizans İmparatorluğu, ancak Adriya denizi bitimindeki kıyı göllerinde, ileride Venedik’in kurulacağı adalarla bir bağlantı sağlayabilecek durumdaydı. Karolenj İmparatorluğu ise, İmparatoriçe Zoi ve Halife Harun-ür-Reşid ile temasta bulunmasına rağmen bir kara devleti olarak kalıyordu. Daha sonra, Avrupa’da kurulmakta olan derebeylikler de Akdeniz’i tanımamakta devam edecekti.

Akdeniz medeniyeti gerçekte 8. ve 9. yüzyıllarda Müslüman kıyılarında gelişti. İslâm aleminin siyasî parçalanmasına rağmen Bağdat Abbasîleri, Keyrevan Aglebîleri ve Kurtuba Emevîleri arasında dinî, özellikle kültürel ve iktisadî bağlar çok kuvvetliydi. Müslüman gemileri Akdeniz’de dolaşarak Kuzey

Suriye ve Sicilya’dan, Magrip’tan, İspanya’dan tersaneleri için kereste, özellikle Balkanlar’dan silâh, köle vb. topluyor ve Rhône vadisini yahut Roma’yı (846) yağma ediyorlardı. Adalara yerleşen Araplar, Bizanslıların Batı ile olan ticaretini, Bari Müslümanları ile Dalmaçya Slavları arasında, Adriya denizinde, tehlikeli bir kabotaj durumuna düşürmekteydiler.

Diğer taraftan, daha 9. yüzyılda (860 Pisa) Akdeniz’de görünen İskandinavlar, Güney İtalya ve Sicilya’ya yerleştiler (11. yy.). Müslüman iktidarı sarsılırken, Robert Guiscard orada bir devlet kurdu. İtalya’nın şehirleşme (Amalfi, Pisa, daha sonra Cenova ve Venedik) ve ticaret alanındaki kalkınması bir Sicilya-Normand devletinin gelişmesini kolaylaştırdı. Böylece Araplara olduğu kadar Bizanslılara da düşman, Akdeniz karakterli karma bir toplum gelişmeğe başladı. Fakat aynı devirde, batılıların Doğu ile alışverişte Bizans’ın yerini aldığı bir sırada, Selçuklu Türkleri Doğu’ya yerleşiyor, kutsal yerleri ele geçiriyor ve Hıristiyanların buralara ayak basmaları imkânsızlaşıyordu. Batılıların dinî ve iktisadî çıkarlarını tehlikeye düşüren bu tehdit, Frankların iki yüzyıl boyunca (1098-1291) Doğu Akdeniz’e yerleşmelerini sağlayacak olan Haçlı seferlerine yol açtı. Haçlıların arkasından Pisa’lılar, Ceneviz’liler ve Venedik’liler ticaret merkezlerini ve imtiyazları kapışıyor ve Dördüncü Haçlı seferinden Bizans’ın fethi (1204) için yararlanmağa ve Latinleri bu şehirden kovmağa kadar gidiyorlardı. Artık gemiler, baharatı, müslinleri, doğu sanatının çeşitli eserlerini Batıya ateş pahasına aktarmağa başlamışlardı. Armatörlerin ve tacirlerin sağladıkları büyük kazançlara imrenen kara devletleri de Akdeniz’e el atmakta gecikmediler. Hohenstaufen’ler Sicilya’ya, Fransızlar Languedoc’a yerleştiler (Albigeois’lara karşı yöneltilen Haçlı hareketi). Barcelona’yı ele geçiren Aragon, Mallorca (1229-1235) ve Valencia (1238) üzerinde hâkimiyet kurdu. Saint Louis’in Mısır ve Tunus’taki başarısızlığı ve Filistin’in kaybı (1291), Yunanistan, Rodos ve Kıbrıs’taki Latin kaleleri ve ticaret merkezleri tarafından yapılan mübadeleleri önleyemedi. Bu sırada batı limanları ticareti tekellerine almak için çarpışıyorlardı. Cenova, Meloria’da Pisa’lıları saf dışı etti (1284), fakat Venediklilere yenildi (Chioggia savaşı, 1378-1381). Aragon ise 1321’de Sardunya’yı işgal etmeğe başladı. Akdeniz’de, 2. Friedrich gibi bir imparatorluk kurmayı hayal eden Charles d’Anjou, Sicilya’daki Vesper ayaklanmasından sonra (30 Mart 1282), Aragon devleti tarafından Sicilya’dan kovuldu. Fakat Anjou hanedanı 1442-1443’e kadar Napoli’de tutunabildi. 5. Alfonso’nun bu hanedanı Napoli’den çıkarması ile 16. yüzyılda İtalya harplerine yol açılmış oldu. Jacques Coeur’ün etkisiyle Akdeniz ticaretine yönelmiş olan Fransa, Marsilya (1481) ile beraber kral Rene’nin mirasına sahip oldu. Fakat, 15. yüzyılda durum değişti. Timur engelini aşan Osmanlılar İstanbul’u (1453), Bizans imparatorluğunu ve Latin hâkimiyeti altındaki Yunanistan’ı fethettiler. Rodos’u da kuşattılar ama bu ilk teşebbüste ele geçiremediler (1480). Bu sırada Kuzey denizinde gemiciliğin ilerlemesi, teknik gelişmeler, İspanya ve Portekiz’in Atlas okyanusuna yayılması, Akdeniz’in Avrupa’daki önemini azaltıyordu.

Bununla beraber, Akdeniz siyasî ve iktisadi bakımdan değerini hiç kaybetmedi. Türk fetihleri 17. yüzyıl sonuna kadar sürdü (Rodos 1522, Kıbrıs 1570-1571, Girit 1669) ve ancak Viyana surları önünde durdu (1683). Cezayir, Tunus ve Trablus’ta üslenen Osmanlılara bağlı mağrip denizcileri, başta Barbaros Hayreddin olmak üzere etrafa dehşet salarak Padişaha Akdeniz hâkimiyetini sağladılar. Fakat Sudan’dan gelen altının 15 yüzyılda Gine körfezine yönelmesi ve baharatın Hint okyanusunda doğrudan doğruya satın alınması sonucu İskenderiye’deki Venedik tekelinin yıkılmasındaki rolleriyle Portekizliler, Akdeniz ticaretine ağır bir darbe indirdiler. Bununla birlikte, Batı Akdeniz’de denizcilik faaliyeti canlılığını kaybetmemişti. Katalonya ticareti, Habsburg hanedanı ile kurulan ve sonradan Osmanlı-Fransız ittifakı ile sarsılan gerek stratejik (İspanya-İtalya), gerek iktisadî ilişkiler Kuzey Afrika kıyılarında (Septe, Melilla vb.) İspanyol kalelerinin (Presidio) kurulması, Malta şövalyeleri ve daha başkalarının emriyle Doğu Akdeniz’i (İnebahtı, 1571) yeniden ele geçirme teşebbüsleri sayılabilir. Türklerle ticaret yeniden başladı. Önce İtalyanlar, sonra Fransızlar 16. yüzyılda doğu limanları ile ticaret yapma iznini kopardılar. Hatta Fransızlar, Kuzey Afrika kıyısına bile yerleştiler (La Calle, Cap Nègre) ve 13. Louis devrinde kutsal yerlerin korunma hakkını aldılar. Fakat ne Türkler ile olan bağları ne de kendi aralarındaki rekabetler, Hıristiyanların mağripli denizcilerle savaşmalarına engel olamadı (Cezayir’in 5. Karl tarafından kuşatılması [1541], 14. Louis’in emriyle Cezayir’in topa tutulması [1679]). Ticaretin önemi, Livorno ve Marsilya (1669) gibi serbest limanların kurulmasına yol açtı ve Venedik, Avrupa’nın başta gelen denizci devletleri arasında yerini muhafazaya devam etti. Bundan başka, İngilizlerin ve daha sonra Hollandalıların Akdeniz’e girmeleri (16. yüzyıl sonu), bu denizin, Atlas okyanusu karşısında bir dereceye kadar gerilemekle beraber, yine de önemini koruduğunu gösterir. Hollandalılar Livorno’ya yerleşerek doğu limanlarında kapitülasyonlardan faydalandılar. İmtiyazlı şirketlerin kurulması (İngilizlerin Doğu şirketi) bu ticarete sistemli bir nitelik kazandırdı. Fransa’da Colbert de Doğu şirketini kurarak İngilizleri taklit etti (1670). Bununla beraber, ortaya geç çıkmış olan bu şirketler başarı gösteremedi. İngiliz ve Hollanda donanmaları Akdeniz’e girince, Richelieu ve Colbert’in kurduğu Fransız doğu donanması ile karşılaştı. Duquesne, 1676’da Ruyter’i Lipari adalarında ve Catania’da yendi. İspanya üzerindeki miras harbi İngiltere’nin Akdeniz’e hâkim olmasını sağladı. Cebelitarık (1704) ve Minorca adası (1708) İngilizlerin eline geçti.

Akdeniz, 18. yüzyılda da iddia edildiği gibi önemini büsbütün kaybetmemişti. Her ne kadar denizcilik geleneği olan devletlerde (Venedik, İspanya, Osmanlı devleti) bir gerileme başlamışsa da Cenova’nın ticarî faaliyeti ve serbest limanları (Habsburg devletinin kapıları Trieste, Fiume ve Livorno, Marsilya) artmış ve Atlas okyanusuna kıyasla ancak nispî bir gerileme olmuştu. Korsika’yı 1768’de Cenova’dan satın alan Fransa ve İngiltere, doğu pazarlarını ele geçirmek için uğraşırken, gemiden yoksun olan Müslümanlar mallarını Hıristiyanlara (özellikle Fransızlara) taşıtmak zorunda kalıyorlardı. Fransızlar (başta Marsilyalılar), Livorno, Minorca ve özellikle Malta korsanlarını donatmak için ağır masrafları göze alıyor ve bu korsanlar vasıtası ile Magriplileri ya Hıristiyanlara başvurmağa ya da gemilerine zambak çiçekli Fransız bandırası çekmeğe zorluyorlardı. Ancak, yüzyılın sonuna doğru, Marsilyalılar, Magriplilerin küçük bir ticaret filosu meydana getirmelerine razı oldular. Bu sırada, Akdeniz’in stratejik önemi (İngiltere için Hindistan ulaşımı ve Rusya için Boğazlar ve açık denize erişme çabası [Küçük Kaynarca antlaşması 1774]) ve gerçekte «Şark meselesi» ortaya çıkmış bulunuyordu.

Fransız devrimi ve İmparatorluk devrinde Akdeniz’in önemi büsbütün belli oldu. Napolyon’un Mısır seferinin hedefi, Hindistan yolunu kontrol altına almaktı. Buna tepki olarak, Ruslar, Boğazların kendilerine açılmasını (1798) sağlıyor ve iyon denizi adalarını işgal ediyorlardı (1799). Fevkalade önemli bir mevkii olan Malta adası, Napolyon tarafından alınmış (1798), fakat çok geçmeden İngilizlerin eline geçmişti (1800). Bu durum, harbin tekrar başlamasına bahane oldu (1803). Kıta hâkimiyeti sistemi, Napolyon’u, İngiltere’nin kendi üslerinden tehdit ettiği kıyıları elinde tutmağa zorlamıştı.

Venedik, İtalya krallığına katılmış (1805), İllirya eyaleti kurulmuş (1809), iyon adaları (1807-1809) ve Papalık toprakları (1809) ilhak edilmişti. Fransa imparatorluğu yıkılınca, Viyana kongresi (1815) Akdeniz’de yeni bir devir açtı. İngiltere’nin Cebelitarık, Malta ve İyon adalarına hâkim oluşu (1809-1815-1864), Avusturya’nın, İtalya’nın yarısı ile Adriya denizini ele geçirişi, Rusya’nın Balkan Ortodokslarını koruma bahanesiyle kendi çıkarına planlar düzmesi, nihayet Doğu’daki eski haklarını hatırlatarak Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğunun çökmesini bekleyişi burada hatırlanabilir.

1815’ten itibaren, Fransa’dan ilham alan milliyetçilik akımları Akdeniz kıyılarına da indi. Sırp ve Yunan ayaklanmaları, Mısır’ın Kavalalı Mehmed Ali tarafından Osmanlılardan koparılması, İtalya, hatta İspanya’da milliyetçi fikirlerin uyanması bu akımın sonuçlarıdır. Navarin’de (1827) Osmanlılara galip gelen İngiltere ile Fransa ve Rusya, artık Akdeniz’e hâkim olmuşlardı. Bunu Yunanistan’ın bağımsızlığı, Sırbistan’ın muhtariyeti takip etti (1829-1830). Türklerin sahneden çekilmesi, Rusya ile İngiltere’yi karşı karşıya getirdi (Hünkâr İskelesi antlaşması ile Osmanlı imparatorluğunun Rusya tarafından zorlanması [1833], İngiltere’nin boğazları kapattırması [1841]). Bu sırada Fransa Cezayir’i işgal ediyor (1830) ve böylece Akdeniz’de sömürgeler devrini açıyordu. Çar 1. Nikolay İngiltere’ye, «Hasta adam» ın (Osmanlı imparatorluğu) mirasını paylaşma teklifinde bulundu (1853). Bu maksatla giriştiği saldırılar Kırım savaşına (1854-1855) yol açtı, sonunda Karadeniz’in tarafsızlığını tespit eden Paris antlaşması imzalandı (1856). O sırada meydana gelen önemli üç olay, durumu baştan başa değişirdi. Düzenli bir ulaşım sağlayan büyük tonajda buharlı gemilerin ortaya çıkması, İtalya birliğinin kurulması ile (1860), Akdeniz’de yeni bir büyük devletin yer alması, nihayet, Süveyş kanalının açılması (1869). Bunlar, Akdeniz’in Avrupa-Uzakdoğu yolu üzerinde tekrar önemli bir rol oynamağa başlamasını sağladı. Ticaret faaliyeti birkaç yıl içinde hızla arttı. Büyük limanların donanımı ve düzeni ihtiyaca uygun hale getirildi. Fakat bu yeni şartlarda sözü geçen yolların kontrolü de ilgili devletler için çok büyük bir önem kazandı. Almanya da rekabet sahnesinde göründü. Her ne kadar Berlin konferansı (1878) Rusların Ayastafanos’taki ihtiraslarına (Büyük Bulgaristan tasarısı) set çekti ve Kıbrıs’ı İngiltere idaresine bıraktıysa da 20. yüzyıl başlarında Balkanlar’da patlak veren buhranlar Akdeniz statüsünün yeniden söz konusu edilmesine yol açtı.

Sömürgecilik alanında rekabet arttı. Fransa’nın Tunus üzerinde himaye kurması (1881) İtalya’nın hoşuna gitmiyordu. İngiltere, Fransa’nın zararına Mısır’a yerleşti (1882). Akdeniz’i bölüşmek üzere İngiltere, İtalya, Avusturya, İspanya arasında (1887), sonra Fransa ile İtalya arasında (1900 ve 1902), daha sonra da Fransa ile İngiltere ve Fransa ile İspanya arasında (1904) antlaşmalar yapıldı. Bununla beraber Almanya, Fas’ta iki tehlikeli buhran yarattı. Algeciras (1905-1906) ve Agadir (1911). Fransa, birtakım tavizler vermek suretiyle Fas’a yerleşebildi (1911). Bu bölüşmelerde bir şey elde edemeyen İtalya, uğradığı zararı gidermek için Osmanlı devletinden Trablus ve Bingazi ile Rodos ve On iki adayı aldı (1912). Birinci Balkan harbi ise, Osmanlıları Avrupa’dan hemen tamamı ile uzaklaştırmış (1912-1913), ancak harbin ikinci safhasında (1913) Doğu Trakya tekrar Türklerin eline geçmişti. Balkan harbi sonucunda Adriya denizinin doğu kenarında bir Arnavutluk devletinin kurulması, Avusturya’nın Sırbistan’ı, kısmen de olsa, fazla genişletmemek ve denize çıkmasını önlemek isteği ile izah edilebilir. Osmanlı imparatorluğu tamamen Asya sınırlarına çekildiği bir sırada, Avrupa’yı altüst edecek Birinci Dünya savaşı patlak verdi (1914). Gerek Avusturya-Macaristan’ın, gerek Osmanlı imparatorluğunun kuvvetli birer donanmaya sahip bulunmayışı, Akdeniz’de önemli savaşlar verilmesini önlemişti. Fakat savaşın sonunda üç büyük devlet, Akdeniz’den çekilmek zorunda kaldı. Osmanlı devleti, Rusya ve Avusturya-Macaristan. Harpten sonra, Yunanistan Ege denizini bir helen gölü haline getirmek istedi ama hayalini gerçekleştiremedi. Mustafa Kemal, Yunanlıları Anadolu’dan sürerek denize döktü (1922). Akdeniz’de, yollara hâkim üsleri olan ancak iki büyük devlet kalıyordu. 1920’de, Suriye ve Lübnan’ı «manda» idaresiyle kendine bağlayan Fransa, Filistin, Ürdün ve Irak’ta manda idareleri kuran, böylelikle de Musul petrollerine el koyan İngiltere.

Artık sıra Ortadoğu petrolleri macerasına gelmişti. Avrupalıların Afrika’da ve doğu memleketlerinde kalkındırma adı altında giriştikleri hareketler devam ederken ve Süveyş kanalının trafiği 1919-1939 arasında durmadan hızlanırken, Akdeniz memleketlerinde kaydedilen olağanüstü nüfus artışı önemli güçlükler çıkarmağa başladı. Toprağın ve toprak altının fakirliği, nüfuslanma optimumunun aşılmasına yol açıyor, bundan da yetersiz beslenme ve işsizlik doğuyordu. Bu durum, sağlam temelli ülkelerde (Türkiye, İtalya) otoriter rejimlerle karşılanmağa çalışıldı. Bunlardan bazıları kendileri için bir hayat sahası istediler (faşist İtalya). Bütün bu meselelerin ağırlığı, Avrupa kontrolü altında bulunan Müslüman memleketlerde, Avrupa’dan bir yüzyıl sonra ve Avrupa’ya karşı yönelmiş bir milliyetçiliğin uyanışını hazırladı. Bundan başka, Balfour beyannamesi (1917) ile harekete geçirilen Siyonizm, Doğu Akdeniz’deki durumu daha da karışık bir hale sokuyordu. Nihayet Mısır, İngiltere’yi önce itibarî (1922), sonra daha geniş (1936) bir bağımsızlık tanımak zorunda bıraktı.

Fas’ta Abdülkerim’in (1921-1926), Libya’da Sünûsi’lerin (1921-1931), Suriye’de Dürzîlerin (1925-1926) ayaklanmaları, Kuzey Afrika’da (Tunus’ta Destûr, Fas’ta İstiklâl, 1937) ve Doğu’da milliyetçi partilerin kurulması, nihayet bütün dünyayı etkileyen büyük iktisadî kriz (1929), Akdeniz’in parçalanmak üzere olduğunu haber veriyordu. Fransa kuvvetleri İspanyol Fas’ında harekete geçti (1936). Arnavutluk’un İtalya tarafından İlhakı (1938), İkinci Dünya Savaşı öncesi Akdeniz’de böylesine bir dengesizliğin bulunduğunu ortaya koymuştu. Bu savaş, 1940-1945 yılları arasında bütün Akdeniz’i etkiledi. Savaş sonunda Akdeniz kendisini soğuk harbin, petrol rekabetinin, sömürgelikten kurtulma çabalarının içinde buldu. Her ne kadar batı demokrasileri kendi durumlarını kısmen koruyabilmişlerse de (Yunanistan’da iç savaşın sona ermesi 1948, Trieste meselesinin çözüme bağlanması, 1954), İngiltere ve Fransa manda idarelerini bırakıp, Doğu’da ve Kuzey Afrika’daki sömürgelerinden çekilmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine, bütün Akdeniz kıyılarında yer yer ayaklanmalar başladı. İsrail’in kanlı şartlar içinde doğması (1947), Cezayir ayaklanması (1954-1962), Albay Nasır’ın Süveyş kanalını millîleştirmesi üzerine yeni bir dünya savaşının zorlukla önlenebilmesi (1956) gibi. Bu olay, Batı Avrupa için Akdeniz yolunun petrol bakımından hayatî bir önem taşıdığını ortaya koydu. S.S.C.B., Arnavutluk’a el atarak (Avlonya üssü) ve Arap milliyetçilerini destekleyerek, A.B.D. 6. Filosunun dolaştığı Akdeniz’de etkisini gittikçe arttırıyordu. A.B.D., NATO ve CENTO’ya teminat veriyor ve açtığı iktisadî kredilerle Sovyet etkisini önlemeğe çalışıyordu. Böylelikle, beş bin yıl önce «medeniyetin anası» olan Akdeniz, bugün de kaynama halindeki bir dünya içinde, kıyılarında doğan milliyetçiliğin uzlaşma bilmez aşırılığı yüzünden, iktisadî (petrol) ve stratejik önemini ve dünyanın en tehlikeli bölgelerinden biri olma niteliğini muhafaza etmektedir.

Avrupa’nın denizcilik mihrakı, ticarî ve askerî çekişmeler geleneğinin önemli sahnesi, Batı ile Doğu arasında ve Süveyş kanalının açılmasından (1869) bu yana Batı ile Uzak doğu arasında bir geçit yolu olan Akdeniz,20. yüzyılın her iki dünya savaşında da strateji bakımından çok büyük bir rol oynadı. 1914’te Osmanlı devleti ve merkezî imparatorluklar, Fransa ile İngiltere’yi müttefikleri olan Rusya’dan ayırdı. Çanakkale seferine Türkiye’yi yıkmak ve Karadeniz’e geçmek amacı ile girişildi. Müttefiklerin Gelibolu yarımadasına veya Süveyş’e yaptıkları seferler, karşı taraf gemilerinin saldırısına uğramadı. Fransız donanması, İtalyan donanmasının da yardımı ile, Avusturya-Macaristan filosunu Adriya denizinde abluka ediyordu. Fakat bu ablukanın etkileyemediği denizaltı gemileri Cebelitarık veya Otranto boğazlarından geçerek, 1916’dan itibaren İngiliz ve Fransız deniz ulaşımına ciddi zararlar verdi. Müttefikler deniz ulaşım yollarını kısaltmak için, 1917’den itibaren, Selanik’e gönderilecek kuvvet ve malzemeyi Taranto’dan Patras’a tek bir gecede taşıyıp, Yunanistan topraklarından demiryolu veya kamyonla geçirmeğe başladılar. Deniz uçakları ve deniz Navarin, Argostoli, Limni, Santorin, İskenderiye, Port Said, Kıbrıs, Hanya (Girit) gibi altı üslerden faydalandı.

1939-1945’te durum çok başka gelişmeler gösterdi. İtalya’nın fiilen harbe girmediği sürece (1940), Uzakdoğu’ya giden müttefik takip gemileri Bizerte, Malta, Korfu, yolunu takip edebiliyordu. Fakat Fransız donanmasını gemi kafileleri, düşmana rastlamadan Süveyş ve kıyılarını tarafsızlaştıran Fransız-Alman ateşkes antlaşması ve tam o sırada İtalya’nın harbe girmesi, İngiltere’yi, Sicilya ile Libya arasında İtalyan donanmasının kontrol ettiği Orta Akdeniz’den bir süre için çekilmek zorunda bıraktı. Mısır ve Uzakdoğu ile ulaşımı sağlamak için, Ümit burnu yoluna dönüldü. Cebelitarık’ta ve İskenderiye’de üslenerek Akdeniz’in iki ucunu sımsıkı elinde tutan İngilizler, İtalyan donanmasını ezmeğe (Taranto, 11 Kasım 1940, Matapan, 28 Mart 1941), Girit’i savunmağa (Mayıs 1941), İtalya ile Libya arasındaki ulaşımı kesmeğe, özellikle şiddetli saldırılara uğrayan Malta’yı korumağa çalıştı. Buna karşılık İtalya, elindeki sınırlı imkanlarla, Kuzey Afrika’da savaşan mihver kuvvetlerini desteklemeğe uğraşıyordu. Ordusunun ihtiyacı yeterince karşılanamayan Mareşal Rommel, 1942 Haziran’ında İskenderiye önlerinde başarısızlığa uğradı ve Kanal’a hücumdan vaz geçti. 1942 Kasım’ında Fas’a ve Cezayir’e çıkan müttefikler, Batı Akdeniz’de hâkimiyetlerini kurmuşlardı. 1943 Mayıs’ında, Tunus da alınınca, Akdeniz’in bütün güney kıyıları müttefiklerin eline geçmiş oldu. Temmuzda Sicilya’ya çıkartma yapıldı. Korsika, Sardunya, Güney İtalya üslerindeki müttefik hava ve deniz üsleriyle korunan Akdeniz-Uzakdoğu ulaşımı, Almanların henüz Ege adalarını ellerinde tutmalarına rağmen yeniden başladı. Adriya denizinde ve Balkanlar’da saldırıya geçmekten çekinen müttefikler, 15 Ağustos 1944’te Provence’ta karaya çıktılar. Ne var ki Almanlar, 8 Mayıs 1945’te Reims’te teslim oldukları sırada, Yunanistan ve Ege adaları henüz işgalleri altında bulunuyordu.

Ortadoğu ve Afrika petrollerinin kontrolünü sağlaması, S.S.C.B.’ne ve peyklerine sokulmağa elverişli olması bakımından Akdeniz, NATO stratejisinde önemli bir rol oynar. 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın da katılması ile, Akdeniz’in kuzey kıyılarındaki devletlerin çoğu bu ittifaka girmiş bulunuyor. Bununla beraber, Akdeniz hâkimiyeti, havzanın bütününü elde tutmak veya kontrol etmek ile mümkündür. Bu bakımdan Kuzey Afrika’daki siyasî gelişmenin, bu denizin geleceğinde stratejik yönden son derece önemli bir rol oynaması beklenir.